Belli bir toprak parçası üzerinde yaşayan insan topluluğunun, düzen içinde bağımsız yaşamak için kurduğu örgütlenmeyi Demokrasi literatüründe “Devlet” olarak tanımlıyoruz. Devletin varlığı için zorunlu olan üç temel öğe vardır. İlki insan topluluğu, ikincisi belirli bir toprak parçası ve üçüncüsü de egemenliktir.

                Haklının hakkını almasını, haksızın da cezalandırılmasını “Adalet” olarak tanımlıyoruz. Adalet, insanların temel haklarının korunmasını ve bu haklarının gereklerinin ülke ve dünya düzeyinde gerçekleştirilmesini gerektirir. Bunun sağlanabilmesi için de bireyler arası ilişkileri düzenleyen insan haklarının göz önüne alınarak belirlenmesi zorunludur. 10 Aralık 1948’de İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ilan edildiği için, her yıl tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’mizde de 10 Aralık “Dünya İnsan Hakları Günü” olarak kutlanmıştı.

Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK, “Adalet Mülkün Temelidir” uyarı ve ikaz sözleriyle toplumsal yaşamımızda devletimizi sonsuza dek yaşatmamız için, bizlere yol göstermiş, ışık tutmuştur. Bize gösterdiği yolda elimize tutuşturduğu meşale ile yolumuza devam etmemiz tüm Türk Milleti için vazgeçemeyeceğimiz bir ödevdir. Buradaki “Mülk” kelimesi “Devlet” anlamındadır. Adalet denilence aklımıza sadece Adliyelerimiz gelmemeli, çarşıda, pazarda,  pasajda, markette, sokakta, dairede, okulda, evde, ailede bir birimize adil davranmayı, havasını ve suyunu paylaştığımız tüm mekânlarda karşılıklı sevgi ve saygılı olmayı davranış boyutunda içselleştirmeliyiz.

Devlet adına toplumu yönetenler, hukuk kurallarına uygun davranarak, adaletin gerçekleşmesini, adalet ortamının oluşmasını sağlamalıdır. Devletin bu görevini yerine getirmede öncelikle toplumu yönetenler hukuk kurallarına uymazlarsa, baskıcı bir yönetim söz konusu olur ve insan hakları çiğnenir. Yönetilenler ya da bireyler de yasalara aykırı davranışta bulunmaktan çekinmeyip, kendi çıkarları için başkalarına zarar verebilirler. Dolayısıyla toplumda adaletsizlik diz boyu olur, giderek tavan yapar. Bu durum da toplumda huzur, güven ve refah ortamının ortadan kalkmasına neden olabilir.

Türk sarığını başlarında görmek isteyen Bizanslı iki papaz saraydaki görüşmelerinde son Kral Kostantin’e: “memleketin günden güne çöküşüne sebep; adaletsizliğin, yöneticilerin kabiliyetsizliği ve birbirleriyle geçimsizlikleridir” derler. Kral Kostantin bu iki papaza çok kızar ve hapse attırır.

Türk Hakanı Fatih, İstanbul’u fethedince mahpusları serbest bırakır ve bu iki papazın olayını öğrenince onlara : “Size izin veriyorum, memleketimi dolaşın, bir adaletsizlikle karşılaşırsanız bana bildirin” dedi. İki papaz Bursa’ya gitti ve jüri heyetinin de katılımıyla görülmekte olan bir davayı dinlediler. Söz konusu davada; bir adamın aldığı at soluğan (nefes darlığı hastalığı) çıkar ve alışverişi bozdurmaya kadıya gider. Ancak o gün Kadı makamında yoktur… Döndüğünde atı ölmüş bulduğunu söyleyince; Kadı: “Ben yerimde olsaydım, atın kusurunu söylemeyen satıcı sahibine geri verecektim. Atın geri verilmemesine, mahkemede bulunmadığım için ben sebep oldum, ben senim paranı tazmin (ödeme) ediyorum” diyen Kadı, atı satın alana parasını öder.

Papazlar Bursa’dan İznik’e gider ve şu olaya tanıklık ederler: Bir vatandaş satın aldığı tarlada içi çil çil altın dolu bir küp bulur. Altınları hemencecik tarlayı satana götürüp verir. Tarlayı satan: “Ben tarlamın üstünü ve altını sana sattım, bunlar senindir, alamam” der. Sorunun çözümü için Kadı’ya giderler. Kadı, satan ve alan arasında definenin taksimine karar verir. Bu yaşantılara şahit olan Papazlar, Osmanlı ülkesindeki gezileri esnasında sahip oldukları izlenimlerle İstanbul’a gelerek Hakan Fatih’e: “Gördüklerimizden pek memnun kaldık. Böylece adalet devam ettikçe memleketiniz ileri gedecektir.” Raporunu verirler.

La Rochefoucauld’un “İnsanların çoğundaki adalet sevgisi, adaletsizlik korkusu yüzünden vardır” sözünün konumuzla bağlantılı olduğunu düşünüyorum.