Geçen yazımızdaki meselden de bir anlam çıkarmak gerekir elbet. ‘Her doğru her yerde denmez!’ dediğinizi duyar gibiyim. Biz yazmaya devam edelim, siz okumaya devam edin o vakit.

‘Doğruyu görüp, bilip de demeyen dilsiz şeytandır.’ Ya Hu! Bu da ne demek şimdi! Doğruyu söylemez şeytan olur isem, bunu kabul ederim diyen çıkar mı acaba? Ya bir de şunu aktarsam size ne düşüneceksiniz, hele bir bakalım! Bir yanlışı, kötülüğü görüp ona karşı tavır takınacak müminin halini anlatır bu. ‘Bir kimse bir hatayı görürse eliyle düzeltsin, onu yapmaz (yapamaz) ise diliyle söylesin. Bu ikisini de yapmaz (yapamaz) ise içinden buğz etsin. Bilesiniz bu imanın en zayıf halidir.’ Kararı size bırakıyorum hangisini tercih edersiniz?

Bir söz vardır söyleriz, ama nedendir hiç düşünmez de, dilimizden çıkıverir öylece. ‘Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar!’ Biz de onuncu köye gideriz dersiniz o vakit. Bilmeyeni biz götürelim diyeceğiz amma kapandı orası bilesiniz.

Doğruyu demek ile alakalı bir mesel daha aktarayım size hazır yakalamışım sizleri! Abdulkadir Geylani Hazret, ilim yoluna revan olmak için ruhsat ister anasından. Bir şartım var ‘Her ne vakit olursa olsun doğruyu de, her ne şart olursa olsun doğrudan ayrılma oğul der!’ söz alır Hazretten, anası. Yolda Hazretinde içinde bulunduğu kervan eşkıyalarca çevrilir, etrafı sarılır. Eşkıyalar herkesin nesi var nesi yok alırlar ellerinden. Sıra Hazrete gelmiş olanda eşkıyalar düşünür bu çocukta bize gerek bir şey yoktur ama yine de biri sorar içlerinde ‘Sende ne var bakalım değerli? Ne varsa bize ver!’ der eşkıya. Hazretin cevabı hemen ve net; ‘Anamın elbisemin astarına diktiği gizli cebime koyduğu kırk altından başka size verecek değerli bir şeyim yok.’ Eşkıyalar şaşkın anlam veremez önce, inanmazlar söylenen söze. Durumu anlatmak gerek diye düşünürler eşkıyanın reisine. Reis de şaşırır duyunca olup bitene, o çocuğu yanına getirmelerini emreder eşkıyalara. Bir de kendisi sorar soruyu ve aynı cevabı alır Hazretten.  Aradıkları vakit tam denilen yerde, tam denilen kadar altın bulurlar. Eşkıyaların reisi şaşkın ve düşünceli sorar çocuğa ‘Biz seni aramaz idik eğer sorulanda bize altınların yerini söylemeseydin. Neden söyledin o vakit?’ Çocuğun sözleri gönlüne ve aklına değer eşkıya reisinin. ‘Ben bu yola çıkmadan evvel anacığıma söz vermiş idim. Her ne vakit olursa olsun doğruyu diyeceğim ve doğrudan ayrılmayacağım her ne şart olursa olsun. Değil bu kırk altın canım dahi söz konusu olsa dönemem, dönmem sözümden!’ İşte bu çocuk şimdi dahi aklımıza gelen, gönlümüze, dilimize düşen Hazret Abdülkadir Geylani.

Doğru olmak ve doğruyu söylemek hususunda su misali olmalı… Su misali gereğinde kabın şeklini almalı (İlmi siyaset), başka bir vakit hakikati dillendirmek için buz gibi sert bir tavır almalı (Doğruyu saklayan dilsiz şeytandır!), bir vakada da ola ki gerçeği söylememek için buhar olup yok olmalı (Mümin kardeşinin ayıbını örtenin Allah da bir ayıbını ahiret günü örter!). 

Velhâsılı kelam, anlatmak istediğimi uzun uzun sözlere, cümlelere döktüm. Anlamını bilirim de söyledim zahir. Ama anlayacak olan da sizin idrakiniz. Maksat hâsıl oldu sanıyorum. Gönülden akla selam yolluyor, akıldan gönle selamı alıyorum. Selam verdim, selam aldım! Son bir kelam edeyim fırsatım da var iken! ‘Doğruyu söyle, yanlışı ört!’ derim.