Uhud meydanı aradan geçen yüzyıllar. Hoca talebelerine olanı anlatmakta. Peygamberimiz 50 okçuyu dağın yamaçların ayerleştirir ve ‘Bizim kazandığımızı görseniz dahi bu tepeyi terketmeyin’ diye emir buyurur. O’nun sözü candan kıymetli, O’nun sözü canandan değerli.

Savaşın ilerleyen vakitleri savaş meydanında Müslümanların müşriklere galebe çaldığı anlar. Zafer yakın görünmekte. Müslümanlar savaş meydanında zafer naraları atarlar.

Onları gören okçular zafer kazanıldı diye düşünerek verilen emri terk eder yola revan olurlar. Halid bin Velid müşriklerin komutanı daha Müslüman olmamış bir savaş dehası. Okçuların tepeyi terk ettiğini görünce askerleriyle dağın arkasından dolaşır. O vakit iki ateş arasında kalır Müslümanlar. Şehitler verilir, Hz. Hamza şehit olur, Peygamberimizin mübarek dişleri kırılır. Müslümanlar acı içerisinde, iki ateş arasında.

Hoca bakar dinleyen öğrencilerin gözlerine ve sorar ‘Kim bana söyleyecek dağı terk eden sahabilerin adlarını?’ cevap yok bilemez öğrencileri. Hoca da açıklar sorusunun cevabını. O okçuların adlarını bende bilmiyorum der. Hiç kimse onların adlarını söylemedi utanmasın aileleri ve kendileri. O günden her şey geldi bu güne aktarıldı, ama o sahabilerin isimleri hiçbir zaman zikredilmedi. Bu nasıl bir terbiye ve ahlak ki üzülmesinler, kalpleri incinmesin diye yanlışları gizlendi, hiçbir vakit açık edilmedi.

Şimdi bakıyorum o günlerden bu günlere. İnsan insanın onurunu incitmez, kalbi kırılır diye onun hatalarını örtmez, yanlışlarını yüzüne vurmaz mı? Burada bir çıkarım yapmak icap ederse eğer bu güne siyasetin içinde var olan yanlışları yüzüne vurulup kalbi incinen siyasiler değil kalp sarayının yıkılması, güven testisinin kırılması… Tabii siz dur hele bu laf doğru ise o vakit biz muhalefet edemez isek, doğruları diyemez isek diyeceksiniz duyar gibiyim. Ben size doğruları demeyin demedim hiçbir vakit yalnız yanlışları söylemenin hiçbir faydası var mı bir düşünün hele onu istedim. Her an bir yanlışı görür iseniz bunu açık etmek hakkını kendinizde bulur iseniz doğru olanın önemi kalmaz, kör dövüşüne döner ahvaliniz.

Doğruları demekte hakkınız var ama size bir mesel anlatayım da biraz daha düşünün o vakit. ‘Derviş oldum gezerim yolumda, dilim eğriyi demez, doğru var her vakit kolumda.’ der yürür dervişin biri diyar diyar. Bir köye varır zikir dilinde, Hocasından aldığı ilim aklında. Her vakit doğruyu söyler dili şaşmaz. Camide hoca vaaz eder, köylü etrafında dinler can kulağıyla. Ama dinledikçe içi sıkılır dervişin. Hoca yanlış bilgiler aktarır etrafına. Dayanamaz söyler doğruyu en içten duygularıyla. Lakin ne ola dersiniz hocayı yanlış söylüyorsun diye uyaran derviş temiz bir dayak yer köylüden.

Hocasına döner derviş anlatır olanları. ‘A oğul!’ der Hocası ’Sana tam olmadın denedim mi? Bir dersin eksik kalmış. Ona ilmi siyaset denir. Her doğru her yerde denir mi?’ der ve yapacağını anlatır. Derviş tekrar yola revan olur, yol o ki onu aynı yere vardırır. Cami de aynı hoca dahi aynı vaaz devam ederken girer içeri oturur bir yana. Bekler ve sonunda der ki ‘Ne mübarek bir hoca ne kadar doğru der. Böyle hikmetli sözler anca bir  Allah dostuna yakışır elbet. Her kim bu Allah dostunun sakalından bir kıl alsa cennete girer.’

Tabii yazıyı okuyanlara maksat murat olduysa ne mutlu kalem tutana…

 

                                                                                               Devamı yarın…