Çaresizliğin toprağında çiçek açar umutlarımız. Biz sürekli umut eden, isteyen, dileyen ve yine çaresizliğe sarılan bir ulus olmanın niyetindeyiz. Çalışmak, çabalamak boşa. Neden mücadele edersin ki? Ne için savaşırız? Bitmez tükenmez baş ağrıları, aman Allah’ım bu nedir böyle? Kimsesizce bir köşede, ellerim arasında başım, böğrümde yangınlar… Aman ne hoş! Seviyoruz arabeski, acı çekmek özgürlük sayıldı yüzyıllardır. Hadi sevin, özgürüz ikimiz de! Doğu oturup beklemenin yeridir, diyen Tanpınar ne kadar da haklı değil mi? Ne gerek var mücadeleye? “Nasipse olur.” zaten. Felsefeni seveyim senin! İnsanlar Ay’a giderken biz hala kaçan otobüsün şoförüne küfretmekle meşgulüz: “Tekerine çomak sokarım!” Bilmezsin nasıl bir şey bu coğrafyada yaşamak. Kader mi? Ne kaderi be kardeşim, keder keder! Canın tehlikede, ırzın tehlikede, malın tehlikede. Bizler sahip değiliz, birer emanetçiyiz. Kendimiz için kendimizin hiç kıymeti yok. Biz, bizi sevmedikten sonra bizi kim sever?

Yığınla düşünce Sabri’nin aklında. Beyninin direksiyonu Gülhane’ye doğru kırılıyor, ayakları bu rotaya uymaktan başka bir şey yapamaz. Bahar gelmiş; tatlı bir rehavet, hoş kokular, kuş sesleri… Çınarlardan birinin altında bir çocuk kapan kurmuş. 20 metre yukarıdaki Pakistan papağanlarından birinin gelip kapana yakalanması için bildiği bütün duaları ediyor. Umut güzel şey, o olmasa biz fakirler nasıl karın doyururduk, ekmek bir yerde. Biraz daha yürüyünce bir ceviz ağacını görüyor, altında üç tane üniformalı polis. Onların üzerindeyse Nazım, tüyleri diken diken olanları seyrediyor. Polisler gidince Piraye geliyor, Nazım’la bu saatte burada buluşacaklardı. Oysa o yok,  Nazım bir ceviz olmuş, yaprakları şerha şerha, ne polis bunun farkında ne de Piraye. Gülümsüyor, hiç ses etmeden şiirini yazıyor Nazım. Yaşasın kalplerin durgun seli! Durduramazsınız, durduramazsınız!

Sabri de bugün Nadire ile buluşacaktı, Eminönü’nde. Karaköy’e geçip balık yiyeceklerdi. Beyni şu direksiyonu kırmasa şimdiye çoktan buluşacaklardı, halt mı vardı Gülhane’de? Vardı demek, yaşayıp görmek lazım. Bir sincap topladığı palamutları parkın orasına burasına gömüyordu. Onu takip eden bir başkası da topladığı palamutları çalıp kendi çukurlarına gömüyordu. Martılar arada uğrasa da Pakistan papağanlarının savunmalarına karşı koyamayıp ayrılıyordu. Arada bir yuvadan düşen bir yavruyu kapabilirlerse karlı sayıyorlardı kendilerini.

Aşık Veysel anıtının yanında bir oğlan bağlama çalıyordu: “Mevlam birçok dert vermiş, beraber derman vermiş.” Nerede ulan bu derman? Bu millet hasta, nerede bunun dermanı? Yok! Veysel’e afili bir selam çakan Sabri alt kapıdan çıkıp ağaç olan Nadire’ye doğru yol aldı. Eminönü her zamanki gibi Arap turistler ve Arapça konuşan aktarların sisiyle kaplanmıştı. İşte, Nadire oradaydı, on adım var yok. Bir kurşun kaburgalarından içine dalıverdi Sabri’nin. Öyle ılık, rahatlatıcı ve gevşetici bir etkisi vardı ki bu duyguya kul olmaktan kendini alamadı. Yere öylece yıkılıverdi. Nadire koştu, yaşama koşar gibi koştu: “Sabri, Sabri’m!...” Üzülme Nadire, üzülme. Dermanına erişti Sabri. Bu kurşun onun harcı değildi aslında. Şu karşı kaldırımda donup kalan kadının hakkıydı, geçen hafta hapisten çıkan kocasının tabancası onun için doğurmuştu bunu. Coğrafyaya uy, başkaldırma: “Kısmet.”  Yiten bir can olsun, bir ölüp bin diriliriz değil mi? Diril bakalım Sabri, dirilsene ulan! Yaşanacak onca güzel gün bekliyor seni, diril ulan, diril Allah’ın belası!