İnsanların yaşadığı hayatta görev ve sorumluluklarının olması doğaldır. İnsanın yaşam süresince görev ve sorumluluğunun olması, onu nasıl davranış sergilemeliyim? Sorusuyla karşılaştırmıştır. İnsan kendi kendine, nasıl davranmalıyım sorusunu sorunca, ahlâk sorunlarıyla yüz yüze gelir. Ahlâk Bilimi, insana neyin yararlı ve neyin de zararlı olduğunu tanıtmaya çalışır. Mutlu olabilmek olumlu düşünmek, olumlu yaşamakla mümkündür. Bu nedenle Hz. Muhammed (s.a.v.) imandan sonra ahlâk üzerinde çok durmuştur. Hatta “Ben ahlâkın güzelliklerini tamamlamak üzere Peygamber olarak gönderildim” demiştir. Toplumsal değerlerimizde adalet, eşitlik, doğruluk, bilgelik ve yiğitlik önemli ilkelerdendir.

Adalet; evde, sokakta, çarşıda, pazarda, okulda ve iş yerinde, hak ve hukuku gözetmeyi gerektirmektedir.

Doğruluk; dilin doğruyu söylemesi, elin haksız kullanılmaması ve gerçeğin olduğu gibi tespit edilmesi, vicdanın emrine uyarak davranışta bulunulmasıdır.

Bilgelik; geniş ölçüde insanın akla ve bilime göre davranmasıdır. Bilim adamları  “Bilgeliği” insanın gücü ölçüsünde doğru ve gerçeği bulması anlamında da ifade etmişlerdir.

Yiğitlik ise ölçülü davranıştır. Korkaklık değildir. Atılganlık hiç değildir. Yiğitlik; akıl ve mantığa göre hareket etmek demektir.

Hz. Ömer Kudüs’ü aldığı zaman Müslüman olmayanları inanç yönünden zorlamamıştır. Büyük Türk Hükümdarı Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u alınca Hıristiyanları kendi inançlarına göre yaşamakta serbest bırakmıştır.

İslam Dini’ni iyi bilmediğimiz, anlayamadığımız ve toplumsal gerçeklerimize göre yorumlayamadığımız, hoşgörü anlayışını ön planda tutamadığımız için bu tür olumsuz davranışlarla Türk Milleti olarak boşuna zaman kaybetmekteyiz. Sözlü ve yazılı basınımızda bu konularda zaman zaman söyleşiler ve açık oturumlar yapılmaktadır. Ben burada bunlardan biri olan hoşgörülü olmak üzerinde durmak istiyorum.

H  O  Ş  G  Ö  R  Ü;

         Farklı dini inançlar birbirlerine hoşgörüyle bakabilse, farklı etnik kökenlerden olan insanlar birbirlerini fark edebilse, farklı kültürler ve farklı siyasal görüşler de birbirlerine hoşgörüyle yaklaşabilse, diğerlerini kabul edebilse, bizden değil diye dışlamasa, herhalde bu çatışmalar büyük ölçüde kendiliğinden önlenir.

         Bunu şunun için söylüyorum, hoşgörüsüzlükle mücadele etmek iyi niyetlerle, söylevlerle olmaz. Okuldan, eğitimden başlayarak hoşgörüyü, hoşgörü ile demokrasinin ilişkisini gençlerimize, çocuklarımıza anlatmak zorundayız.

Hoşgörü, tolerans ortamı ve demokrasi içinde gelişebilir. Demokrasinin hâkim olamadığı ülkelerde hoşgörüyü yerleştirmek de pek kolay değildir. Çünkü Demokrasi, adı üstünde çoğunlukta olan düşüncenin azınlıkta kalan görüşleri kabul etmesi ve toleransla karşılaması demektir. Demokraside her hangi bir gurup, herhangi bir görüş, çoğunluğu elde ettiği zaman, ben diğer görüş ve düşünceleri kabul etmiyorum, onları yasaklıyorum, onları ortadan kaldırıyorum diyemez. Çünkü Demokrasilerde çoğunluk azınlıkta kalanların haklarını da gözetmek durumundadır.

Peki, bu farklı düşünce ve görüşlerin bir sınırı yok mu dur? Kendilerini ifade etmelerinde bir sınır yok mu dur? Elbette VARDIR. Şiddete, zora, tehdide başvurmadan, barışçı bir ortamda kendisini ifade ediyorsa, o düşünce ve görüşe, o davranışa tolerans göstermek, hoşgörüyle davranmak zorundayız. Çünkü Demokrasi, bizim gibi düşünmeyenlerin de, doğru bulmadığımız düşünce ve davranışların da barışçıl yollarla özgürce ifade edilmesi demektir.

Asırlardır başka milletlere aşıladığımız hoşgörü anlayışımızı bugün kaybetmek üzereyiz. Yitirmek üzere olduğumuz kültür özelliğimizi ve güzelliğimizi yeniden gündemde tutmak zorundayız. Kanımca, insan sevgisi tüm güzellikleri, mutlulukları, umutları ve hoşgörüyü içine almaktadır. İnsana insan sahip çıkmazsa, saygı göstermezse peki kim sahip çıkacaktır? İnanıyorum ki, insan sevgisi Tanrı sevgisidir.

         “Bir kez gönül yıktın ise; bu kıldığın namaz değil,

  Yetmiş iki millet dahi elin yüzün yumaz değil”.

“Ben gelmedim dava için; benim işim sevi için.

           Dostun evi gönüllerdir. Gönüller yapmaya geldim” diyen o büyük insanı her gün yeniden anlıyorum. Gönül isterdi ki, burada yetmiş iki milletin temsilcisi olsun. Gönül istiyor ki, birbirimize yüreğimizin hoşgörü penceresinden Koca Yunus Emre gibi dost sıcaklığıyla seslenelim. Ayrıca Horasan Erenlerinden Hacı Bektaşi Veli’yi de hatırlamamak elde değildir.

“Düşmanınızın dahi insan olduğunu unutmayınız. İncinsen de incitme. Nefsine ağır geleni, kimseye tatbik etme. Eline, diline, beline sahip ol. Bir olalım, iri olalım, diri olalım.”

  Görüldüğü gibi hoşgörü anlayışının gerek milli anlayışımız tarafı, gerekse evrensel insani yönü, Türk Büyüklerinin yüzyıllardır süre gelen özdeyişlerinde de ifade edilmektedir. Türk Milletine ait hoşgörünün milli özelliği insanı sevmek, ona layık olduğu değeri vermektir. Geleceğimizin daha aydınlık, daha mutlu, daha güzel ve hoşgörü dolu olabilmesi için, daha çok beyinsel emek vermek zorunda olduğumuza inanıyorum. Çünkü yukarıda da ifade etmeye çalıştığım gibi 11. ve 12. yüzyıllardaki Türk Kültürümüzün yüksek düzeyde olduğunu ifade etmek için başka kelime ve cümlelere gerek olmadığını düşünüyorum.