Dünyanın dönmeye başladığı günden bu yana sıkıntılı, acılı bir gün daha olmadığını düşündüm aynadaki elemli ve yaşlı gözlerime bakarken.

Aynanın içine girmek ve orada donmuş bir hayatı sürdürmek için hayatta neler verebileceğimi, nelerden vazgeçebileceğimi hayal ettim önce, ama sonra donmuş bir hayatın acılarımı sonsuzlaştıracağı aklımın ucundan geçince bir an vazgeçtim hayatın anlamını sorgulamaktan.

‘Hayatın anlamını sorgulamak’ ne kadar derin, dibi görünmez, sonu bilinmez ve hatta karanlığı tükenmez bir çukur.

Konuşurken buldum kendimi aynadaki ben tam karşımdayken.

Söylediği sözlerin anlamı fikir tarlamın çorak topraklarında karşılığını bulamadı. Sorulduğunda cevabı bilinemez değil. Söylenenlere dikkat edersem, daha çabuk, kolay ulaşabilirim.

Hissettiklerimi anlamak, çözümlemek, yorumlamak, kabullenmek, uygulamak zor mu yoksa kolay mı bilemiyorum.

Küçük zannettiğim bir taş canımı yakarak uyanmamı sağlayabilir. Sözler küçük bir taş gibi uyandırabilir beni uykumdan.

Duygusuz ve acımasız, bir his çığının altından gelen, çığlık misali.

Bilmediğim kelimenin anlamını benle aynı dili konuşmayan birine sormak, cevabını beklemek sanki kendimle aynada hasbihal etmek.

Cevabı duyuyorum ama sözler bana hiçbir anlam ifade etmiyor. Yaptıklarımı anlamak için önce ne hissettiğimi bilmem gerek sanıyorum.

Sanıyorum çünkü hayatım, yaşadıklarım, tecrübelerim, gördüklerim, okuduklarım, duyduklarım cevabı bulmama ya da soruyu anlamama yetmiyor. Ne düşüncelerimin saklı olduğu odanın kapısını açacak anahtara sahibim, ne de tecrübelerimi yorumlayacağım bir bilgi kaynağına.

Oraya ulaşmam için çabalamam gerekiyor anlıyorum. Ama… Bilginin kaynağına ulaşmaya çalışmam sonsuz bir okyanusun içine hiçbir araç olmadan açılmama benziyor.

Yüzmeyi biliyor olabilirim, her kulaçta daha ileriye doğru gittiğimi ve karadan, olduğum noktadan biraz daha öteye vardığımı da biliyorum. Bu doğru her kulaç beni az önce olduğum yerden başka bir mevkiye taşıyor.

Şunu göz ardı edemem; karadan uzaklaşıyorum, yeni bir ben oluyorum attığım her kulaçta. Ama her an okyanus daha da derinleşiyor. Farkına vardım ki bilgim ne kadar yükselirse yükselsin, çoğalırsa çoğalsın benin bilmediğim de o okyanusun derinliği gibi artıyor durmadan.

Çabalarımın boşuna olduğunu söylemiyorum kendime, kastettiğim de bu değil tabii ki... Demek istediğim bilgiye her ulaştığımda ve yeni bir şeyler öğrendiğimde bilginin kaynağının benim öğrendiğimden ve bildiğimden çok daha fazla derinlerde olduğunu bilmem ve anlamam.

Bilginin kaynağına ulaşmam beklememe, daha önemlisi sabretmeme bağlı. Beklemek insanın ulaşmak istediğini elde edene kadar geçen sürede yaptıkları, düşündükleri diye anlamlandırıyorum. Sabretmenin ise ulaşamayacağımı, elde edemeyeceğimi bildiğim halde beklemek için takındığım tutum ve davranışların bütünü diye düşünüyorum.

Bu bakış açısıyla yaklaşırsam tutumlarıma; sabretmediğimi, sadece isteklerime, amaçlarıma, hedeflerime ulaşmak için beklediğimi anlamam zor olmasa gerek. Sabretmiyorum…

Siz ne dersiniz, ne düşünürsünüz bu konuda? Aynadaki benle sohbetim bir son bulsun. Değerli zamanınızı bana ayırdığınız için şükranlarımı sunuyorum.

Kalın sağlıcakla…